Fransızlar: yurttaş mı yoksa sadece seçmen mi?

yazan 

Thierry Meyssan

Thierry Meyssan, siyasi partiler arasındaki rekabetle ilgilenmek yerine, fikir tartışmalarında hüküm süren ve ülkenin sorunlarına eğilmemize engel olan kafa karışıklığını tahlil ediyor. Ona göre, Fransa’nın zorlukları Batı’nın her yerindekiyle aynı olsa da, Mitterrand döneminin hiçbir zaman açıklığa kavuşturulmamış karışıklıklarıyla da yüzleşmesi gerekir. Ülkenin yürüyüşünü sürdürmesi için sadece söz dağarcığını netleştirmek ve kimliğini yeniden tanımlamakla kalmamalı, ama her şeyden önce terk ettiği halkın egemenliğini, yurttaşlığı yeniden tesis etmelidir.

VOLTAIRE İLETIŞIM AĞI | PARIS (FRANSA) 

| 21 ARALIK 2021

عربي DEUTSCH ΕΛΛΗΝΙΚΆ ENGLISH ESPAÑOL FRANÇAIS ITALIANO NEDERLANDS POLSKI PORTUGUÊS РУССКИЙ

24 Nisan 2022’de Fransa Cumhuriyeti’nin bir sonraki cumhurbaşkanının seçilmesine yönelik kampanya, çok karışık bir atmosferde hararetli bir şekilde geçiyor. Toplumsal gerilimler artık şiddet dışında kendini ifade edemez hale gelmiştir, çünkü siyasi söz dağarcığı anlamını yitirmiş durumdadır. Aynı sözcükler herkes tarafından farklı anlamlarda, hatta taban tabana zıt olarak kullanılmaktadır. Bu gürültü patırtının arkasında, hiç kimse ülkenin artık bir demokrasi, hatta bir cumhuriyet olmadığının farkında değilmiş gibi görünüyor.

FRANSA YARA ALDI

Diğer tüm Batı ülkeleri gibi, Fransa da orta sınıfının gözle görülür bir şekilde küçüldüğüne tanık olurken, ülkedeki istihdam Asya’ya taşınmaya devam ediyor [1]. Büyük şehirlerden kovulan ve yakındaki kırsal kesimlere sığınan yoksulluk sınırının eşiğindeki işçilerden yeni bir toplumsal sınıf oluştu. 2018’de daha fazla sosyal adalet talebiyle giyerek isyan edenler onlardı. Eş zamanlı olarak, çok zengin birkaç kişi sermayelerinin yatırımından yararlandı ve çok zenginleşti. Bu yeni bir olgu değildir, ancak aralarından çok az sayıda insanın zenginleşmesi yeni bir şeydir. Servet dağılımındaki dengesizliğin daha önce hiç görülmemiş şekilde artması, halkın göreli türdeşliğini varsayan demokratik bir rejimin işleyişini bozmaktadır. Oylarının artık herhangi bir öneminin kalmadığını anlayan seçmen, hızla sandıktan uzaklaşmaktadır. Bunların çoğunluğu 2017 yasama seçimlerinde ve üçte ikisi 2021 yerel seçimlerinde çekimser kaldı. Fransa’da hala demokratik kurumlar varsa da, bunların uygulaması artık demokratik değildir.

Toplumsal sınıfların dönüşümüne nüfustaki değişim eşlik etmektedir. Avrupa’daki yaşam standardından yararlanmak üzere Afrika ve Asya’dan milyonlarca insan gelmektedir. Bunlar büyük şehirlerin bazı banliyölerinde yeniden bir araya gelmektedirler. Sadece sarı yelekliler haline gelebilecekleri ve Fransız-Amerikanlaşmış seçkinler tarafından hor görülebilecekleri için bütünleşmeye çaba harcamıyorlar. Bu nedenle mahallelerinde örf ve adetlerini dayatmaktadırlar.

Toplum üçe bölünmüştür: bir yanda Fransız kültürüne bağlı kalan çoğunluk, ardından birkaç milyon yerinden edilmiş göçmen ve son olarak, çöküşünü algılamadığı Amerika Birleşik Devletleri’nin büyüsüne kapılmış bir seçkin sınıf. Bu bölünme ilk kez coğrafi olarak da gözlemleniyor: Kırlar yoksullaşma sürecinde orta sınıfa, büyük şehirlerin varoşları göçmenlere ve büyük şehirlerin merkezleri seçkinlere.

Bunun dışında, Kovid-19 salgını borçla yönetildi: kısa vadede çok sayıda ölümün olması korkusu, tüm halkın evlerine hapsedilmesine ve dolayısıyla onları geçim araçlarından mahrum bırakılmasına yol açtı. Devlet bunun üzerine yardım dağıtmak ve halkın yaşam düzeyini korumak için önemli miktarda borçlandı. Borç yıllık olarak GSMH’nın % 115’i düzeyinde bulunuyor ve ülkeyi tercihlerinden mahrum bırakıyor.

FIKIR TARTIŞMASI YOKLUĞU

Cumhurbaşkanı Chirac’ın 2005’teki geçirdiği felçten bu yana, Fransa Cumhuriyeti’ne kimse başkanlık etmedi. Bu dönemde, art arda Dominique Gallouzeau de Villepin ve Nicolas Sarkozy de Nagy-Bocsa gibi bakanların çatışması; uyuyan bir ülkeyi uyandırmak için, NATO gizli servisinin ABD’li kurucusunun evliliğinden olan torunu olduğu ortaya çıkan [2] aynı Sarkozy’nin seçilmesi; ardından Sosyalist Parti’de hiçbir akımı temsil etmeyen ve hatta halkını da temsil etmeyi başaramayan François Hollande’ın seçilmesi; ve yine sağı ve solu birleştirme sözü veren ve ancak ülkenin bölünmesini izlemekten başka bir şey yapamayan Emmanuel Macron’un seçilmesi söz konusu oldu. Seçmenler, her seferinde daha da kötüsü için olmak üzere, arka arkaya üç kez yanıldılar.

2022 cumhurbaşkanlığı seçimleri bir katliam oyunu olarak şekilleniyordu: Herhangi bir siyasi liderle özdeşleşmeyen seçmenler en az sevmediklerini seçmek zorunda kalacaktı. Bunun üzerine, aykırı bir kişiliğin, köşe yazarı olan Eric Zemmour’un söz konusu oldu. Birkaç hafta içinde Fransız kimliği sorununu tartışmanın merkezine yerleştirmeyi başardı ve ardından hayal kırıklığına uğramış kurumsal partileri bir araya getiren geniş bir siyasi parti olan ’i kurdu. Onu tanıyanlar açık ve hoşgörülü olduğunu temin ediyor, ancak geri kalanların çoğu Arap karşıtı olduğunu ve onu engellemeleri gerektiğini düşünüyor. .

Doktorların Kovid-19’u tedavi etmesi yasaklandığından ve sözde haberci RNA « aşıları » ile onu ortadan kaldırmaya zorlandıklarından, kamuoyu tartışması anlamsız hale gelmiştir. Bu nedenle, birinin veya diğerinin ortaya koyduğu kanıtların önemi yoktur. Sadece sözde « aşılar »a yönelik İnanç veya bakım sapkınlığı geçerli kabul edilmektedir. Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Macron yakın zaman önce iki saatlik bir televizyon mülakatı verdi. Yaptıklarının bilançosu hakkında çok az konuştu ve rakiplerini pek eleştirmedi. Kendini bilgili bir öğretmen olarak ortaya koymadı, herkesin acısına ortak oldu. Ruh hallerini açıklamaya odaklandı. İzleyicilerinin her biri, bu yeni tarzdaki alıştırmadan farklı bir şey anladı. Aslında, herkes sadece onlara musallat olan ıstırabı hatırladı. Emmanuel Macron, yaşam beklentisi Kovid tarafından tehdit altında olan emeklilere ve Sarı Yelekliler’deki artışla menfaatleri tehdit altında görünen üst sınıflara güvence verdi. Böylece, seçmenlerin üçte birine, herhangi bir kanıt veya çözüm olmaksızın güvenebilir.

DEĞERLERIN BIRBIRINE KARIŞTIRILMASI

Fransızlar artık geleneğe ve servet dağılımına öncelik veremez, sağ ve sol arasında ayrım yapamaz durumdadırlar. Çünkü tahlil etmedikleri çok özel bir hikayeleri var.

Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Sosyalist Parti. Aslında, olağanüstü zekaya sahip bu adam, işe Nazilerin işbirlikçisi olarak başlamıştı. Bunun için Mareşal Philippe Pétain tarafından ödüllendirildi, ancak bunu unutturmayı başardı. Görüşlerinde herhangi bir gelişme olmadı, ancak bunları yeni gelişmelere göre geliştirdi. Aşırı sağcı arkadaşlarıyla bağını hiç koparmadı. Bunlardan biri, Cumhurbaşkanı seçildiğinde kampanya yöneticisiydi ve onu sessizce Elysée’ye kadar izledi [3]. Hatta ülkenin en zengin adamı haline gelen PropagandaStaffel’in eski müdürünü sosyalist bir hükümetin başbakanı yapmakta bile tereddüt etmedi [4]. Mitterrand bir şizofreninkine benzer bir yaşam sürdü: Hatta iki eşi vardı, biri sosyalist, diğeri aşırı sağcı bir kadın. Birleşik solun başında bulunan aşırı sağcı bir kişilikti.

İktidara geldiğinde, neo-faşist kliklerden oluşan bir federasyon olan Ulusal Cephe’yi. Bu küçük parti, General De Gaulle’ün talimatıyla kuruldu. Onun için Nazi işbirlikçilerinden ve Cezayir savaşının teröristlerinden geriye kalanları gizli servislerinin dikkatli gözleri altında bir araya getirmek söz konusuydu. Afrika’da lisanslı bir gizli servis ajanı olan FN lideri François Duprat’ın öldürülmesinden sonra, onun yerine 1958’de De Gaulle’den iktidarın ele geçirilmesine aktif olarak katılan bir milletvekili olan Jean-Marie Le Pen getirildi [5].. Mitterrand onu bir İsviçre bankası hesabı aracılığıyla Elysée Sarayı’nın gizli fonlarıyla finanse etmeye başladı [6]. Bu nedenle Le Pen, de Gaulle karşıtlarına önderlik eden bir de Gaulle taraftarıydı.

Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine, devraldığı ataerkil partiyi normalleştirdi. Nazi işbirlikçileri ve OAS teröristleri öldü. Ulusal Birlik (RN) olarak yeniden adlandırılan partisi, selefi ile aynı söyleme sahip, ancak de Gaulle karşıtı olarak lanse edildikten sonra, şimdi haklı olarak bir de Gaulle taraftarı görünüyor. Bu, gerçek tarihi göz önüne alındığında normaldir, ancak bu tarihi görmezden gelen insanlar için anlaşılmazdır. Açıkça öyle olmasa bile yıllardır herkes RN’yi aşırı sağcı olmakla suçladı.

ESKI SIYASI PARTILERIN NAKARATI

RN, Gaullizm’in meşru bir varisiyse, Cumhuriyetçiler onun tek yasal varisleridir. Ama Nicolas Sarkozy’nin önderliğinde, Gaullizm ilkelerini terk ederek, küresel efendisi ABD’ye katıldılar. Ulusötesi bir Avrupa Birliği’nin kurulmasını, ordunun ABD liderliğinde NATO’nun bütünleşik komutanlığına yeniden dahil olmasını ve göçmenlerin entegrasyonuna son verilmesini desteklediler. Seçimde Rusça ve Japonca konuşan çok parlak bir lider olan Valérie Pécresse tarafından temsil edilecekler. Pécresse aslında, kocasında vücut bulan o Amerikanlaşmış seçkinlerden gelmektedir: Alstom’un başkan yardımcısıydı ve sanayinin bu amiral gemisi Amerikan General Electric’e devredildiğinde görevinde kalan tek yönetici o oldu. Hatta French-American Foundation tarafından Young Leader ilan edilmiş ve NATO tarafından Bilderberg Kulübüne davet edilmiştir.

Emmanuel Macron’un Cumhuriyete Yürüyüş’ü sadece birkaç ay için sağ/sol ayrımını aşmayı başardı. Sonra, kendisini dinleyenleri hayal kırıklığına uğratmadan önce tatmin ederek yoldan çıktı. Elysée, uzun zamandır dostları olan BlackRock ve KKR fonlarının gösterdikleri dışında çok konuştu ve fazla bir şey yapmadı [7]. Emmanuel Macron’un bir programı yoktur, sadece seçmenleri kandırmak, herkese bekledikleri ama asla görmeyecekleri şeyleri vaat etmek için büyük bir beceriye sahiptir. Ülkede çoğunluğu olmadığı için artık hiçbir şeye kalkışamaz ve destekçileri için işe yaramaz hale gelmiştir. Yine de tutunmaktadır.

Sol, halk sınıflarını terk ederek kuruyup küçülmüştür. O, sadece seçilmiş yetkililerden ve onların çocuklarından oluşan küçük grupçuklar öbeği haline gelmiştir. François Mitterrand’ın manipülasyonlarından sonra Sosyalist Parti, dünyayı değiştirmek için yola çıkan ama her şeyden önce bunu bilmek istemeyen bir hayalperestler grubuna dönüştü. Komünist Parti yalnızca adını korumuştur ve artık günümüz proleterlerinin yardımına nasıl geleceğini bilmemektedir. Jean-Luc Mélenchon’un , liderlerinin Marksist kültürü ile militanlarının Troçkist solculuğu arasındaki çelişkilere kilitlenmiş durumda.

Yannick Jadot’un Ekolojist Kutbu’na gelince, fosil yakıtları ve nükleer enerjiyi terk etmenin istihdam yaratacağına kendini ikna etmeye çalışıyor. Görünüşüne rağmen seçmenleri, Varennes’deki Kral XVI. Louis’den, Versailles’daki Adolphe Thiers’e, oradan da Montoire’daki Mareşal Philippe Pétain’e kadar uzanan ve Almanya’yı örnek almanın toplumsal statüsünü kurtaracağına inanan uzun bir geleneği sürdürüyor.

YURTTAŞLIĞI KIM YENIDEN TESIS EDECEK?

Siyasi partilerin bu bıktırıcı nakaratı, o dönemdeki yetersizliklerini gözler önüne seriyor. Sanayi çağının bir örneğiydiler ve internet devrinde etkisiz hale geldiler. Bugün dikey yapıların yerini ağlar alıyor, ancak partiler henüz dönüşümlerini gerçekleştiremediler.

Hakim söylemin aksine, demokrasiyi (terimin Yunanca anlamıyla) yok eden popülistler değil, seçkinlerdir. Görsel-işitsel Yüksek Konsey, yasal dayanağı olmayan bir kural tesis etti: bundan böyle, bir görsel-işitsel gazetecinin çalışması, başkan adayı olma niyetini açıkladığı zaman konuşma süresinden düşülür [8]. Daha sonra bir mahkeme, Ulusal Kampanya Hesapları Komisyonu’nun daha önce karar verdiği bir dava nedeniyle eski bir Cumhurbaşkanı’nı mahkûm etti [9]. Son olarak, bir siyasi parti, yargıçları, açıklamalarının yorumuna dayanarak rakiplerinden birinin adaylığını yasaklamaya çağırdı [10].

Sandığa duyulan yabancılaşma siyasi partilerin de işine geliyor, seçmenlerin bütününden çok halkın yarısını daha kolay ikna edebiliyorlar. Böylesi daha iyi, insanlar neden uzmanların üstesinden gelmekte bu kadar zorlandıkları karmaşık konulara karışsın ki diye düşünüyorlar, ama yanılıyorlar. Kim kazanırsa, Elysée Sarayı’nda bir konaklama kazanacak, ancak iktidarı tam olarak elinde bulunduramayacak.

Fransızlar meşruiyetçi ve siyasete tutkulu olmalarına rağmen, giderek daha az oy kullanıyor ve daha az itaat ediyorlar. 17 yıl önce başlayan kriz süregeliyor. Ancak ulusal ve halk egemenliğini yeniden kurmanın bir imkanı etrafında çözüm bulacaktır. Bununla birlikte, Zemmour’un önderliği altında bazıları ulusal egemenliğin yeniden fethinden söz ederken, hiçbiri halk egemenliğinden söz etmeye cesaret edemiyor. Artık kimse « yurttaşlık » sözcüğünün ne anlama geldiğini bilmiyor.

Zaman sadece demokratik uygulamaları yok etmekle kalmadı, aynı zamanda Fransa’nın temeline, Cumhuriyete (terimin Latince anlamıyla) de darbe vurdu. Okullarda öğretilenin aksine, liderin belirlenme yöntemiyle Cumhuriyet arasında hiçbir ilişki yoktur. Monarşinin ya da imparatorluğun anti tezi değildir: İçeride din savaşlarına son veren Kral IV. Henri (1589-1610) cumhuriyetçi olduğunu, Devrimi tamamlayan I. Napolyon (1804-1815) kendisini « Fransız Cumhuriyeti’nin İmparatoru » olarak kutsadı.

Cumhuriyet, özel alanda tikelciliğin kaldırılması ve kamusal alanda genel çıkara hizmettir. Birlikte mutlu yaşamanın yoludur. Oysa mevcut siyasi başarısızlığımız bizi şu veya bu azınlığın etrafındaki topluluklara geri dönmeye zorluyor.

İki yüz yıl önce Fransa, halkı siyasi iktidarı ele geçirdiğinde dünyayı sarsıyordu. Her yurttaşın her konuda bir fikri varmış gibi davranmak değil, günlük yaşamında bildiği tüm konularda kaderini elinde tutmaya kadir olduğu iddiası söz konusudur. Geriye gittik. Seçkinlerimiz parazit haline geldi. Artık krallarının değil, Amerikalı efendilerinin önünde eğiliyorlar. İki yüz yıl önce Fransa, bölgesel dengesizliklere son vermek için kendisini merkezi olarak yeniden örgütlüyordu. Bugün merkezileşme, vatandaşlardan Parisli bürokratların yararına sorumluluk kaybı anlamına geliyor. İki yüz yıl önce sefih Fransa, dini yorumlamaları adına ikiyüzlü din adamlarına sırtını eğdi. Bugün medya, bu yeni din adamları ona yeni dogmalar, yeni bir ahlak dayatıyor.

Halkımız homurdanıyor ama susuyor. Ne zamana kadar?

Thierry Meyssan

Çeviri
Osman Soysal

https://www.voltairenet.org/article215171.html

Rusya, ABD’yi Birleşmiş Milletler Sözleşmesine uymaya zorlamak istiyor

yazan 

Thierry Meyssan

Rusya ve Çin, Amerika Birleşik Devletleri’nden Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne ve verdiği söze saygı duymasını yazılı olarak talep ettiler. Herhangi bir saldırganlık içermeyen bu adım, yalnızca BM, NATO ve Avrupa Birliği’nin işleyişini değil, SSCB’nin dağılmasından bu yana ABD’nin kaydettiği tüm ilerlemeleri sorgulamaktadır. Bu, Washington için kesinlikle kabul edilemezdir. Ancak ABD hiper gücü artık eski günlerindeki gibi değil. Geri çekilme sürecini başlatmak zorunda kalacaktır.

VOLTAIRE İLETIŞIM AĞI | PARIS (FRANSA) 

| 4 OCAK 2022

عربي DEUTSCH ΕΛΛΗΝΙΚΆ ENGLISH ESPAÑOL FRANÇAIS ITALIANO NEDERLANDS NORSK POLSKI PORTUGUÊS РУССКИЙ

Bugünkü dünya, kendilerini tek küresel güç olarak sunan Amerika Birleşik Devletleri ve NATO tarafından yönetilirken, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti, askeri alanda olduğu gibi ekonomik alanda da onlardan daha güçlüdür.

17 Aralık 2021’de Moskova, Washington ile barış için teminatlar sağlayan bir İkili Anlaşma [1] ve bunun uygulanmasına yönelik bir anlaşma taslağını [2] kamuoyuna açıladı. Bu belgeler Amerika Birleşik Devletleri’ni hedef almamaktadır, yalnızca Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni uygulamasını ve kendi taahhütlerini yerine getirmesini sağlamayı amaçlamaktadır.

23 Aralık’ta, Devlet Başkanı Putin’in yıllık basın toplantısında, Sky News muhabiri Diana Magnay’in sorusu bir polemiğe yol açtı. Vladimir Putin, Rusya’nın ABD’nin davranışlarıyla ilgili uyarılarının 1990 yılına dayandığını ve Washington’un bunları yalnızca görmezden gelmekle kalmayarak, ilerlemeye devam ettiğini belirterek soruyu sert bir şekilde yanıtladı. Artık NATO’nun silahları Ukrayna’da konuşlandırılmak üzereydi ki bu Moskova için kabul edilemezdi [3]. Bugüne kadar hiçbir Rus lider kendini böyle ifade etmemişti. Moskova’dan dört dakika uçuş mesafesine füze konuşlandırmanın büyük bir tehdit ve savaş nedeni oluşturduğu iyi anlaşılmalıdır.

30 Aralık’ta Devlet Başkanları Biden ve Putin arasında bir telefon görüşmesi düzenlendi. ABD tarafı Ukrayna sorununu çözmek için önerilerde bulunurken, Rus tarafı tartışmayı bir kez daha ABD’nin BM Sözleşmesini ve verdikleri sözü ihlal etmelerine getirdi.

Amerika Birleşik Devletleri, Ukrayna’yı NATO’ya kabul etmeyerek iyi niyetini göstermeyi planlıyor. Bu, sorulan soruyu yalnızca marjinal olarak yanıtlayan ve savaşı sadece geri çekilme önlemleriyle birlikte engellemesi muhtemel olmayan bir bakış açısıdır.

Açıkçası, birkaç yıl sürecek ve her an bir Dünya Savaşı’na dönüşebilecek bir yoğun çatışma dönemine giriyoruz.

Bu yazımızda Batı’da görmezden gelinen bu anlaşmazlığı ele alacağız.

1- NATO’NUN RUSYA SINIRLARINA GENIŞLETILMESI

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Birleşik Devletler, yükün ağırlığını kasıtlı olarak Sovyetler Birliği üzerine yıktı. 418.000 Amerikalıya (yani nüfusun % 0.32’si) karşılık, 22 ila 27 milyon Sovyet vatandaşı (yani nüfusun % 13 ila % 16’sı) öldü. Bu kasaplık sona erdiğinde, Amerika Birleşik Devletleri Batı Avrupa’da, SSCB’nin Varşova Paktı’nı oluşturarak yanıt verdiği bir askeri ittifak olan NATO’yu oluşturdu. Kısa sürede NATO, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin [4] 2. Maddesinde belirtilen devletlerin egemenliği ilkesini ihlal eden bir federasyon haline geldi ki bu durumu Üçüncü Dünya ülkeleri 1955 yılında Bandoung Konferansı sırasında kınadılar [5]. Sonuç olarak, SSCB de 1968’de Brejnev Doktrini’ni kabul ederek ve bunu Varşova Paktı üyelerine dayatarak Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni ihlal etti. SSCB dağıldığında ve eski üyelerinden bazıları yeni bir askeri ittifak olan Kolektif Güvenlik Antlaşması’nı oluşturduğunda, bu ittifakı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne uygun olarak onu bir konfederasyon yapmayı tercih ettiler.

Federasyon ve konfederasyonun ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmak için bir örnek verelim: Amerikan İç Savaşı sırasında, Kuzeyliler hükümetlerinin kararları tüm üye eyaletleri için bağlayıcı olduğundan bir federasyon kurdular. Aksine, Güneyliler bir konfederasyon oluşturdular çünkü her üye eyalet egemenliğini koruyordu.

1989’da Berlin Duvarı ve Demir Perde yıkıldığında, Almanlar milletlerini tek bir ülkede yeniden birleştirmek istediler. Ancak bu, NATO’nun Alman Demokratik Cumhuriyeti topraklarına genişletilmesi anlamına geliyordu. İlk başta, Sovyetler buna karşı çıktı. Daha sonra Alman Demokratik Cumhuriyeti (ADC) topraklarının tarafsız hale getirilmesi ile yeniden birleşme düşünüldü. Nihayetinde Birinci Sekreter Mihail Gorbaçov, İttifak’ın Doğu’ya yayılmaya çalışmaması koşuluyla, iki Almanya’nın yeniden birleşmesi yoluyla NATO’nun genişletilmesini kabul etti.

Batı Almanya Şansölyesi Helmut Kohl, Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ortaklaşa olarak Rusya’nın tutumunu desteklediler: NATO’nun artık Doğu’ya genişlememeyi taahhüt etmesi gerekliydi. ABD Başkanı George H. Bush (Baba) ve Dışişleri Bakanı James Baker, tüm muhataplarının önünde bu yönde çok sayıda kamuoyu açıklaması ve taahhütte bulundular [6].

SSCB dağılır dağılmaz, üç tarafsız ülke, Avusturya, Finlandiya ve İsveç, Avrupa Birliği’ne katıldı. Oysa AB ve NATO, ikisi de Brüksel’de yerleşik olan biri sivil, diğeri askeri olmak üzere tek ve aynı oluşumdur. Lizbon Antlaşması ile değiştirilen Avrupa Birliği Antlaşması’na göre (madde 42, paragraf 7), üyeleri NATO üyesi olsun ya da olmasın Avrupa Birliği’nin savunmasını sağlayan NATO’dur. Fiili olarak, bu tarafsız ülkeler Avrupa Birliği’ne katılmalarıyla birlikte artık tümüyle tarafsız değildirler.

1993 yılında Kopenhag’daki Avrupa Konseyi, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin Avrupa Birliği’ne katılabileceğini duyurdu. O andan itibaren, Sovyet Bloku’nun eski üyeleri için NATO’ya katılım süreci, geleneksel hale gelen Rus uyarılarını saymazsak sorunsuz geçti.

Ancak 1990’larda Rusya kendi gölgesinden başka bir şey değildi. Serveti « oligarklar » olarak adlandırılan 90 kişi tarafından yağmalandı. Yaşam standardı çöktü ve Rusların yaşam beklentisi keskin bir şekilde 20 yıl kadar düştü. Bu bağlamda Moskova’nın söylediğine kimse kulak asmadı.

1997’de Madrid’deki NATO zirvesi, eski Sovyet Bloku ülkelerini Kuzey Atlantik Antlaşması’na katılmaya çağırdı. Doğu Almanya’nın (1990) ardından, verilen söz üst üste beş kez ihlal edildi: 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya; arkasından da 2004 yılında Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya; 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan; 2017’de Karadağ ve yine 2020’de Kuzey Makedonya.

Ukrayna ve Gürcistan yakında NATO’ya üye olabilir; İsveç ve Finlandiya ise teorik tarafsızlıklarından vazgeçip açıkça Atlantik İttifakına katılabilir.

1990’da kabul edilemez olan bugün de hala kabul edilemezdir. NATO füzelerinin Moskova’dan birkaç dakikalık uçuş mesafesinde olması akıl almaz bir şeydir. Aynı durum 1962’de de ortaya çıkmıştı. ABD, Türkiye’de SSCB sınırına füzeler konuşlandırmıştı. Buna misilleme olarak Sovyetler Küba’da ABD sınırına füzeler yerleştirmişti. ABD Başkanı John Kennedy, Pentagon’un ABD’yi içine yerleştirdiği sarmalı son dakikada keşfetti. Birleşmiş Milletler büyükelçisi sayesinde durumu netleştirmeyi başardı. O zamanki ABD Genelkurmay Başkanı General Lyman Lemnitzer, azılı bir Sovyet karşıtıydı ve nükleer savaşı kışkırtmayı amaçlıyordu. Neyse ki bugünkü halefi General Mark Milley çok daha aklı başında ve Rus meslektaşlarıyla nazik ilişkiler sürdürüyor.

2- BIRLEŞMIŞ MILLETLER SÖZLEŞMESI İHLALLERI

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, Sovyet birliklerinin Berlin’i alıp Nazi Reich’ının teslim olmasını sağlamasından dahi önce, 1945’te San Francisco Konferansı’nda 50 devlet tarafından müzakere edildi. Oybirliği ile kabul edildi. O zamandan beri 147 devlet tarafından daha imzalanarak bugün toplam 197 imzacı devlete ulaştı.

Rusya’nın 17 Aralık 2021 tarihli barışı korumaya yönelik bir ABD-Rusya ikili anlaşması imzalanmasına ilişkin önerisinin 2. maddesinde şöyle yazmaktadır: « Taraflar, Taraflardan en az birinin katıldığı tüm uluslararası örgütlerin, askeri ittifakların ve koalisyonların Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde yer alan ilkelere bağlı kalmasını sağlayacaklardır ». Yukarıda açıkladığımız nedenlerle bu, NATO’nun dönüşümünü veya dağılmasını zorunlu kılmaktadır.

Aynı önerinin 4. maddesinde Sovyetler Birliği’nin eski üye devletlerinin NATO’ya üye olamayacağı belirtilmektedir. Bu, Estonya, Letonya ve Litvanya’nın bu örgütten ayrılmasını ve Ukrayna’nın ve Gürcistan’ın NATO’ya katılamayacağı anlamına gelmektedir.

Rusya’nın önerisinin 7. maddesi nükleer silahların sınırların dışında konuşlandırılmasının yasaklanmasını şart koşmaktadır. Bu, örneğin 1968 Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın ihlal edilerek İtalya ve Almanya’da yasadışı olarak depolanan atom bombalarının derhal kaldırılması anlamına gelmektedir.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler Sözleşmesine saygı duymak, bizi Birleşmiş Milletler’in başlangıçtaki işleyişine geri dönmeye ve bu örgütün Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana yürüttüğü yasadışı uygulamalardan vazgeçmeye zorunlu kılmaktadır.

Görünür bir şekilde, BM artık yasal hedeflerini yerine getirmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD kararlarının uygulanmasına yönelik bir ajansa da dönüşüyor. Örneğin, bir zamanlar « müdahale gücü » olan barış gücü askerleri, SSCB’nin dağılmasından bu yana « barışı koruma gücü » haline geldi. Her iki tarafın da açık mutabakatıyla aralarında konuşlanıyor ve verdikleri taahhütlere uymalarını sağlıyorlardı. Bugün ne tarafların onayına, ne de aralarında bir mutabakatın varlığına gerek duyuyorlar. Uygulamada Rusya’nın çöküşünün yirmi yılı boyunca, Güvenlik Konseyi hep ABD’nin aldığı kararları onayladı. Mavi miğferler bu nedenle esas olarak Pentagon’un hizmetindeydi.

Bunun en bariz örneği Libya’dır. Amerika Birleşik Devletleri, Cenevre’deki BM İnsan Hakları Konseyi önünde Muammer Kaddafi’nin kendi halkını bombaladığına dair sahte tanıklıkları örgütledi ve finanse etti [7]. Bu tanıklıklar Güvenlik Konseyi’ne iletildi ve Washington, NATO’nun Libya halkını « diktatöründen » korumak üzere müdahale etmesine izin veren bir karar çıkarttı. NATO, sahaya ayak bastıktan sonra, Afrikalı devlet başkanlarının neler olup bittiğini görmek üzere ülkeye gelmesini yasakladı ve hepsini öldürmekle tehdit etti. Ardından Libya’yı bombalayarak « korumaya » geldiğini iddia ettiği yaklaşık 120.000 kişiyi öldürdü. Sonuç olarak ülkeyi üçe böldü ve Trablus’ta iktidara teröristleri yerleştirdi [8].

Suriye konusunda bir aşama daha kaydedildi. Arap Birliği’ni iç savaş haberlerini doğrulamak için yerinde inceleme yapmakla görevlendiren BM, hiçbir açıklama yapılmaksızın bu göreve son verildiğinde hiçbir soru sormadı. Bunun nedeni yirmi bir Arap ülkesinin uzmanlarının hazırladıkları bir ön raporda ABD’nin verdiği bilgilerin yanlış olduğunu tespit etmeleridir [9]. Ardından Amerika Birleşik Devletleri Genel Sekreter Ban ki-Moon’un yardımcısı olarak, Müttefiklerin bu savaştaki ekonomik, siyasi ve askeri operasyonlarını koordine eden Dışişleri Bakan Yardımcısı Hillary Clinton’un Genişletilmiş Orta Doğu’dan sorumlu yardımcısı Jeffrey Feltman’ı atadı [10]. Yıllar sonra, bu beyefendi uzun zaman önce başka gökler altında başka suçlar işlemeye gitmişken, Suriye’yi aç bırakmaya yönelik direktifleri hala BM kurumlarında hüküm sürüyor [11].

Bu da bizi BM ajansları konusunu ele almaya yönlendiriyor. Bunların birçoğu ABD’nin eylemleri için bir örtü işlevi görüyor. Örneğin, içerisinde bulunduğumuz Kovid-19 salgını döneminde, herkes üye devletlerin bu kuruma yaptığı katkıların bütçesinin % 20’sinden daha azına karşılık geldiğini, yalnızca Bill ve Melinda Gates Vakfı’ndan yapılan bağışların ise tek başına % 10’unu temsil ettiğini fark etti. Aslında, DSÖ’nün bazı eylemleri özel çıkarlardan güçlü bir şekilde etkilenmektedir. Ya da yine Rusya’nın Güvenlik Konseyi’ndeki daimi temsilcisi Vitali Çukin, Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin 2012 yılında sözde Özgür Suriye Ordusu’nu eğitmek üzere Libya’dan yüzlerce silahlı cihatçıyı eğitmek üzere gemiyle Türkiye’ye taşıdığını açıkladı.

Hepsi bu kadar da değil. Güvenlik Konseyi, Rusya’nın silik olduğu dönemde bazı devletlere karşı bir dizi yaptırımı onayladı. Birçok üst düzey BM yetkilisi, bu yaptırımların kıtlıklara yol açtığını ve sivillerin ölümüne neden olduğunu yerinde tespit etti. Ancak bu yaptırımlar oylama sonucunda kabul edildiler ve ancak yine bir oylama ile kaldırılabilirler ki ABD bunu veto etmektedir. Bu sözde « yaptırımlar » bir yargılama sonucunda verilen hükümler değil, Birleşmiş Milletler adı altında halklara karşı kullanılan silahlardır.

Washington bunları artık kabul ettiremediğinden, tek taraflı olarak kararnameler çıkarmakta ve vassalı olan Avrupa Birliği’ni bunları uygulamaya zorlamaktadır. Böylece Birliğin Avrupalıları, bu sefer « demokrasi » adına sivil nüfusu öldürmektedir.

3- RUS-ÇIN STRATEJISI

Batı’da, olayın babalığını kendine atfetmek için ne olacağı önceden duyuruluyor. Çoğu zaman bunun gerçekleşmesi için hiçbir şey yapılmıyor, önceden kendimizi tebrik ederek bunun olması bekleniyor. Buna « duyuru etkisi » adı veriliyor. Aksine, insanların daha az konuştuğu Rusya ve Çin’de ise, sadece başaracaklarından emin oldukları şeyleri duyururlar. Zaten genellikle duyurular, kısa süre önce yapılanların ifşalarıdır.

Devlet Başkanı Putin, ABD’yi eski yerine geri koyacağını açıkladığında, bu bir pazarlık konusu değildir. Rusya, Başkan Joe Biden’ın kenara çekilemeyeceğini iyi biliyor. Belki yavaş ama emin adımlarla onu buna zorlamak niyetindedir. Moskova bir satranç oyuncusu gibi sonraki hamleleri tahmin etti. Yapması gereken tek şey gücünü göstermek ve en sonunda vuruşunu yapmaktır. Örneğin Rus ordusu, herkese dünyanın herhangi bir yerindeki her türlü hedefi yok edebileceğini göstermek için hipersonik füzeleriyle bir gösteri yapabilir. Ya da yine ABD silahlı kuvvetlerini yasadışı olarak işgal ettikleri topraklarda vurabilir.

15 Aralık 2021’de Moskova ve Pekin askeri ittifaklarını sahnelediler. Bu, ABD’ye önerilen taslak anlaşmanın yayınlanmasının iki gün öncesindeydi. Devlet başkanları Vladimir Putin ve Xi Jinping, Rusya’nın önerisini desteklemek için video konferans yoluyla birbirleriyle görüştüler. Çin, resmi olarak bu talebin meşru olduğu konusunda ısrar etti. Çin ve Rusya, aralarında birçok konuda görüş farklılığı ve hatta Doğu Sibirya, Moskova ve Pekin gibi çatışma noktaları olsa da birbirilerini desteklemeye mahkumdurlar. Her iki ülke de çok uzak olmayan bir geçmişte Batı’nın saldırılarına maruz kaldı. Ortaklarının ikiyüzlülüğünü deneyimlediler ve onlara karşı direnmek için birbirlerine gereksinimleri olduğunu gayet iyi bilmektedirler.

Son yıllarda, Rusya yeni silahlara sahip oldu. 2014 yılında, kendisini tüm ABD füze rampalarına bağlayan Aegis sistemiyle [12] donatılmış bir ABD destroyeri olan USS Donald Cook’un ve hatta USS Ronald Reagan gibi bir uçak gemisinin [13] iletişim ve komuta sistemini etkisiz hale getirebileceğini gösterdi. Ardından, Levant bölgesinde tüm NATO iletişimini ve komutlarını 300 kilometrelik bir yarıçap içerisine kadar etkisiz hale getirebileceğini gösterdi [14]. Bugün Rusya, konvansiyonel anlaşmazlıklarda üstünlüğe sahiptir.

Uzun süredir NATO tarafından kullanılmayan Fransız hipersonik silah tekniği, önce Sovyetler, ardından da Ruslar tarafından mükemmelleştirildi [15]. Bugün, dünyanın herhangi bir yerindeki her türlü hedefi nükleer olarak vurabilen belirleyici bir silah haline gelmiştir. Bir fırlatıcı atmosferde yol almakta, Dünya’nın etrafında dönerken hızlanmakta ve atmosfere yeniden girerken hedefine doğru son hızla hücum etmektedir. Hızı o kadar yüksektir ki, kimse onu önleyemez. Bu silah, NATO’nun « füze kalkanını » etkisiz kılmaktadır [16]. Bugün Rusya nükleer çatışmalarda üstünlüğe sahiptir [17].

Bunun bir ara sürümü Moskova tarafından Pekin’e ve muhtemelen Pyongyang’a sağlandı. ABD Genelkurmay Başkan Yardımcısı Amiral Christopher Grady, Rusya’nın teknolojik ilerlemesini kabul etti ve ABD’nin bu düzeye yetişmek için çok çalıştığını söyledi. Başkan Donald Trump askeri araştırmaları yeniden canlandırmış olsa bile, Pentagon’un bunu yapması uzun yıllar alacaktır.

Suriye’deki savaş, Moskova için, bazılarının Batılılardan çok daha üstün olduğu kanıtlanan çok sayıda yeni silahı test etmesi için bir fırsat oldu. Aynı zamanda, tüm taahhütlerini yerine getiremeyen devasa F-35 programının başarısızlığı, ABD askeri araştırmalarının başarısız olduğunu kanıtlıyor. Bu çok amaçlı uçak, Müttefiklere yaygın olarak satılmaktadır, ancak eski F-16’ların yeniden üretimine geri dönen ABD Hava Kuvvetleri tarafından terk edilmiştir.

Bunun dışında Çin, Rusya ile paylaşıldığı anlaşılan etkili bir uydu imha tekniği geliştirmiştir. 15 Kasım 2021’de uluslararası uzay istasyonundan çok da uzak olmayan eski bir Sovyet uydusunun yok edilmesi NATO içinde büyük kaygıya yol açtı. Artık Çin ve Rusya, tüm NATO ordularını saatler içinde sağır ve kör yapabilecek yeteneğe sahiptir.

Thierry Meyssan

Çeviri
Osman Soysal

https://www.voltairenet.org/article215204.html

Washington, RAND’ın planını önce Kazakistan’da, ardından Transdinyester’de sürdürüyor

yazan Thierry Meyssan

Kazakistan’da bir haftadır yaşanan olaylar, RAND Corporation’ın altıncısı Transdinyester’de gerçekleşecek olan planının beşinci bölümüdür. Önceki dört bölüm son iki yılda Ukrayna, Suriye, Beyaz Rusya ve Dağlık Karabağ’da yaşandı. Rusya’nın bir aşırı konuşlanmaya zorlanarak zayıflatılması söz konusudur.

VOLTAİRE İLETİŞİM AĞI | PARİS (FRANSA) | 11 OCAK 2022

عربي DEUTSCH ΕΛΛΗΝΙΚΆ ENGLİSH ESPAÑOL FRANÇAİS İTALİANO NEDERLANDS POLSKİ PORTUGUÊS РУССКИЙ

KGAÖ birlikleri Kazakistan’da konuşlanmaya başladılar.

Bu makale aşağıdaki makalenin devamıdır:
« Rusya, ABD’yi Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne uymaya zorlamak istiyor », 4 Ocak 2022.

ABD Başkanı Joe Biden, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Sözleşmesine titizlikle saygı gösterilmesi temelinde barışı ve verilen sözü taahhüt eden bir Antlaşma önerisine [1] Rus mevkidaşı Vladimir Poutin ile 30 Aralık 2021 tarihinde gerçekleştirdiği telefon görüşmesi sırasında yanıt verdi. Rusya’nın talebinin özüne yanıt vermedi ve ABD’nin Ukrayna’daki operasyonlarının durdurulmasından söz etmekle yetindi.

RAND Corporation, Rus silahlı kuvvetlerini aşırı konuşlanmaya kışkırtmak ve böylece ülkeyi zayıflatmak üzere bir plan tasarladı.

Eş zamanlı olarak ABD Ulusal Güvenlik Konseyi, Rusya’ya karşı çeşitli girişimleri başlattı. Hükümetlerin devrilmesi veya yeni savaşların çıkarılması değil, Moskova’yı tüketmek üzere sınırlarının ötesine müdahale etmeye zorlamak söz konusudur. Nitekim Rusya Federasyonu, zaten 150 milyonluk nüfusuyla yararlanamadığı devasa bir coğrafyaya sahiptir.

Mayıs 2019’da ABD askeri-sınai kompleksinin düşünce kuruluşu RAND Corporation, konuyla ilgili altı seçenek sıralamıştı [2]:
 1. Ukrayna’nın silahlandırılması;
 2. Suriye’deki cihatçılara verilen desteğin arttırılması;
 3. Belarus’ta rejim değişikliğinin teşvik edilmesi;
 4. Güney Kafkasya’daki gerilimlerin istismar edilmesi;
 5. Orta Asya’daki Rus etkisinin azaltılması;
 6. Transdinyester’deki Rus varlığıyla rekabet edilmesi.

Dışişleri Bakanlığı’nın siyasi işlerden sorumlu müsteşarı Victoria Nuland, Rus hükümetiyle görüşmek üzere 11-13 Ekim 2021 tarihlerinde Moskova’yı ziyaret etti. Hükümet bu vesileyle kendisine konulan Rusya’ya seyahat yasağını istisnai olarak kaldırdı [3]. Gerçekten de Bayan Nuland diğerleri gibi bir memur değildir. Başkan Donald Trump’ın Jacksoncu yönetimi dışında, Cumhuriyetçi veya Demokrat olsun tüm yönetimlerde görev alan ABD derin devletinin hizmetindedir. 2001 yılında, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder’in muhalefetine rağmen Müttefiklerin Afganistan’da savaşmaları için elinden geleni yapan oydu. Lübnan’a karşı 2006 savaşının sonunda İsrail’i kurtaran ve onu askeri hezimetin aşağılanmasından kurtarmak için tek taraflı bir ateşkesi örgütleyen oydu. Ve 2014’te Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’i devirmek ve onun yerine özellikle Nazileri geçirmek için Maïdan’daki renkli devrimi örgütleyen yine oydu. O dönem Avrupalıları nasıl küçümsediğine, Brüksel’de rahatsızlığa ve Moskova’dan yaptırımlara yol açtığına tanık olduk.

Ukrayna’daki renkli devrim sırasında Victoria Nuland, Maïdan meydanında neo-Nazi’lere sandviç ve içecek dağıtmaya gelmişti.

Bayan Nuland, ünlü bir neokon aileye mensuptur. Kocası, George W. Bush’un (oğul) Beyaz Saray’a ulaşması için fon toplayan ve 11 Eylül saldırılarının « yeni bir Pearl Harbour » yaratması dileğinde bulunan, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin (Project for a New American Century — PNAC) kurucularından Robert Kagan’dan başkası değildir. Kayınbiraderi Frederick Kagan, Amerikan Girişim Enstitüsü’nün (American Enterprise İnstitute) öncülerinden biridir. ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal politikasına ilham kaynağı olmuştur. Baldızı Kimberly Kagan, Savaş Araştırmaları Enstitüsü’nün (İnstitute for the Study of War) başkanıdır. « Genişletilmiş Orta Doğu »nun tüm savaşlarında, özellikle Irak’taki gerilimler (the surge) politikasında öncü bir rol oynadı.

Victoria Nuland, Temmuz 2020’de Foreign Affairs’te « Putin’i kıstırmak » [4] adlı kışkırtıcı makalesinde Rusya ile nasıl başa çıktığını açıklamıştı. Neokon yazar o zamanlar eski Demokrat Dışişleri Bakanı Madeleine Albright için çalışıyor ve bir sonraki başkanın Moskova hakkında ne yapması gerektiğini ortaya koyuyordu. Harabeye dönmüş bir Rusya ve kuşatılmış bir Putin sunumunda bulunduktan sonra, yeni bir START Antlaşmasını müzakere etmeyi, Rusların interneti kullanım tarzına karşı savaşmayı, Ukrayna’nın AB’ye üyeliğini (daha sonra da NATO’ya) ve Suriye’deki silahlı muhalefeti desteklemeyi öneriyordu. « Batı demokrasileri » ile siyasi uyumu karşılığında bu zavallı ülkeyi modernize etmek için ABD’nin Rusya’ya yatırım yapmasını tasarlıyordu. Yaptığı tespite hiçbir şekilde katılmayan Kremlin, Amerikan başkanının televizyonda Rus mevkidaşına hakaret etmesinin ardından Biden-Putin zirvesinin Cenevre’de yapılmasını kabul ettiği gibi ona da kapılarını açtı.

Bu kapalı kapılar ardındaki toplantılardan dışarıya hiçbir şey sızmadı. Ama Bayan Nuland’ın Rusya’yı bir kez daha tehdit etmiş olması kuvvetle muhtemeldir, çünkü bunu yirmi yıldır aralıksız olarak yapıyor. Her halükarda, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, onun Ukrayna krizini çözmek için Minsk anlaşmasının uygulanmasını desteklemeye hazır olmadığını belirtti.

Victoria Nuland, Moskova gezisi biter bitmez yeni Necip Mikati hükümetiyle görüşmek üzere Beyrut’a, ardından da alarm zilleri çalmak için Londra’ya gitti. Burada Moskova’nın Ukrayna sınırına asker yığdığını ve ülkeyi işgal etmeye hazırlandığını duyurdu.

Üç hafta sonra, CİA Başkanı William Burns, Victoria Nuland’ın paramparça ettiğini tamir etmek için Moskova’ya koştu. Uzlaştırıcı olmaya çalıştı ve Devlet Başkanı Putin tarafından kabul edildi.

Ancak Washington, bu çelişkili tavrına son verdi. (1) Ukrayna’yı silahlandırdıktan, (2) Suriye’deki cihatçıları destekledikten, (3) Belarus’ta rejim değişikliği girişiminde bulunduktan [5], (4) Azerbaycan’ın Ermenistan’a saldırmasıyla Güney Kafkasya’da gerilimi istismar ettikten [6] sonra, (5) Moskova’nın Kazakistan’daki etkisini azaltmaya çalışmakta ve yakında (6) Transdinyester’de Rusya ile rekabet etmesi beklenmektedir. Kısacası, RAND Corporation’nin planını izlemektedir.

KAZAKİSTAN

Orta Asya kültüründe şef, bir tür Kubilay Han ve ailesi gibi ayrıcalıklıdır. Kazakistan sadece birkaç yıldır bir millettir ve bunu farklı kabileleri bir araya getirmeyi başaran Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’e borçludur. Halefi Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev ülkeyi demokratikleştirdi, ancak davranışları hala Türk-Moğol kültürünün etkisindedir.

2 Ocak 2022’de gaz fiyatlarındaki yüzde 13’lük artışa karşı yapılan protestolar isyana dönüştü. Birbiriyle eşgüdüm içerisinde olan gruplar, kamu binalarına ve çoğunlukla yerellere ait dükkanlara saldırdı. Keskin nişancılar çatılardan hem protestoculara hem de polise ateş açtı. Askeri cephanelikler saldırıya uğradı ve ganimet saldırgan gruplara dağıtıldı. Tanık olduğumuz bu olaylar ülke genelinde yeniden üretildi. İslamcıların tutuklu bulunduğu Taldikorgan cezaevine de saldırı düzenlendi.

Operasyon, daha önce Suriye’de savaşmış cihatçılar ve CİA’in eski Afgan işbirlikçileri tarafından yürütülüyor. Liderlik ettikleri gruplar Kazak İslamcılarından oluşuyor.

Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev protestoların meşru olduğunu kabul etti ve terör saldırılarını bastırdı. Sıkıyönetim ilan etti ve iki kez başbakan ve başkanlık yönetiminin başı olan eski bankacı Güvenlik Konseyi Başkanı Kerim Masimov’u tutukladı. Halen vatana ihanetle suçlanıyor. Ardından Tokayev halefini belirledi ve Güvenlik Konseyi’ni topladı.

Yönetiminden gelen raporlar, hem yabancı cihatçılar, hem de isyancılar ve Kazak İslamcıları da dahil olmak üzere isyancıların sayısını yaklaşık 20.000 olarak gösteriyor. Ülke, Kushner’in normalleşme planından çok önce, uzun yıllar İsrail ile yakın ilişkiler içerisindeydi. Eski devlet başkanı Nazarbayev, Sovyet döneminde din karşıtı tutumlar içerisinde olsa da, daha sonra tavrını değiştirip Mekke’ye hac ziyareti yaptı. Kiliselere tescil olma koşuluyla izin verildi. Her yıl Vatikan’ın Assisi’de düzenlediğine benzer dinler arası bir zirve düzenleniyor.

Kazakistan, yasaklanmış olan siyasi İslam ile her türlü bağlantıyı ayırıyor. Ancak Müslüman Kardeşler Cemaati ve Hizb-ul Tahrir (Kurtuluş Partisi), İngiliz Mİ6’nın yardımıyla Orta Asya genelinde gelişmiştir. Şanghay İşbirliği Örgütü bu ayrılıkçılığa karşı savaşmak üzere kuruldu.

Güvenlik Konseyi, ülkenin kurbanı olduğu komployla ilgili olarak elinde bulunan tüm unsurları Kremlin’e iletti. Cihatçılarla savaşmak için Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nden (KGAÖ) yardım talebinde bulundu. Devlet Başkanı Tokayev, bunun üzerine hemen güvenlik güçlerine uyarı yapmadan ateş etmeleri ve buldukları cihatçıları öldürmelerini emri verdi [7].

KGAÖ çağrıya kısa sürede yanıt verdi ve Rusya Federasyonu paraşütçülerinin başkomutanı General Andrey Serdyukov komutasında Ermeni, Belarus, Rus ve Taciklerden oluşan 2.500 askeri görevlendirdi. Çin Halk Cumhuriyeti, ihtiyaç olması durumda yardıma gelmeye hazır olduğunu duyurdu.

Türkiye, Devlet Başkanı Tokayev’e destek vererek İslamcı komploda yer almadığını gösterdi. Afganistan da aynısını yaptı, bu daha az şaşırtıcıdır çünkü bir yanda Talibanlar Diyubendi’dir, diğer yanda ise cihatçı saldırıya katılan Afganlar, CİA’in ülkeden kaçan eski işbirlikçileridir [8].

Kısa süre sonra, Victoria Nuland’ın eski yöneticisi olduğu National Endowment for Democracy’nin [9], Joe Biden’ın Beyaz Saray’a gelişinden bu yana « demokrasiyi yaymak » için Kazakistan’da milyonlarca dolar dağıttığını öğrendik.

Birkaç yıl önce Dariga Nazarbayeva gazeteci olarak yaptığı çalışmalardan dolayı Thierry Meyssan’a bir ödül sundu.

Geçmişte, eski Enerji Bakanı oligark Muhtar Ablyazov, Devlet Başkanı Nazarbayev’in damadı Rahat Aliyev ile daha önce (tanınmayan) bir muhalefet partisi olan Kazakistan Demokratik Tercih’ini (QDT) kurmuştu. Birlikte, George Soros’un yardımıyla Nazarbayev’i devirmeye çalıştılar. Aliyev, 2015 yılında Avusturya’da hapishanede öldü; Ablyazov ise önce İngiltere’ye, ardından da Fransa’ya sürgüne gitti. Rusya’da cinayet işlediği suçuyla Avrupa Birliği’nde birkaç kez tutuklandı, ancak hiçbir zaman iade edilmedi. Fransa’da siyasi sığınma hakkı aldı ve bir yıldan fazla bir süredir Paris’te ikamet ediyor. İsyanın ilk gününden itibaren, rejimin, yani sadece Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev’in değil, aynı zamanda artık resmen emekli ama hala çok etkili olan eski devlet başkanı Nursultan Nazarbayev’in devrilmesi çağrısında bulundu.

Bazı doğrulanmayan kaynaklara göre Muhtar Ablyazov, gizli servisin eski müdür yardımcısı olan devlet başkanı Nazarbayev’in yeğeni Samet Abiş ile bağlantılıdır. Abiş’in 7 Ocak’ta vatana ihanetten tutuklandığı bildirildi. Almatı’da devasa bir cami inşa ettiren babası gibi bir siyasal İslam militanı olarak biliniyor.

Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev başkente geri döndü. Sağlığı izin verirse, özellikle kızı Dariga Nazarbayeva’nın yardımıyla işi tekrar ele alması söz konusu olabilir.

Dinyeper Vadisi (Transdinyester), Batı’da Moldova ile Doğu’da Ukrayna arasında sıkışmış küçük bir kırmızı şerit ile temsil edilir. Karadeniz’e çıkışı yoktur ve bu nedenle Kırım’a katılamamıştır.

TRANSDİNYESTER

RAND’ın planına göre Kazakistan’dan sonra sıra Transdinyester’e gelecektir.

Amerika Birleşik Devletleri, SSCB’nin dağılması sırasında referandumla Moldova’dan ayrılan bu diplomatik olarak tanınmamış devlete ekonomik abluka uygulamak için Avrupa Birliği’ni harekete geçirdi. Stefano Sannino (AGİT’in Sırbistan’daki eski temsilcisi) liderliğindeki Avrupa Birliği Moldova ve Ukrayna Sınır Yardım Misyonu’nun (European Border Assistance Mission to Moldova and Ukraine — EUBAM’ın yetkilileri, 1 Ocak 2022’den itibaren bu ülkeye yönelik ablukayı sürdürmek üzere Moldova ve Ukrayna (AB üyesi olmayan) gümrüklerini denetlemektedir. Rusya, buradaki eski Sovyet uzay üssünü geliştirmek ve kendisiyle sınırı olmayan bu yerleşim bölgesinin 500.000 sakinini beslemek için bir hava ikmali oluşturmak zorunda kalacaktır.

Avrupa Birliği, AB’ye katılmamış iki devlet olan Ukrayna ve Moldova’ya dayanarak Transdinyester’e yönelik abluka sürecini örgütlüyor.

Avrupa Birliği vatandaşları bunu unutmuş olabilir ama 1992’de Birleşik Devletler Transdinyester’i (Romanya hapishanelerinden devşirilmiş bir ordu kullanarak bugünkü Tansdinyester Moldova Cumhuriyetini) askeri olarak ezmeye teşebbüs etti, ancak başarısız oldu. Sovyetler ve özellikle de Sovyet kadınları, CİA projesini başarısızlığa uğrattı [10].

Bu arada belirtmek gerekir ki, Transdinyester halkı Rusça konuşsa da, üç köy Fransızca konuşmayı sürdürüyor. Buralarda Rus seferi sırasında evlenip oraya yerleşen Napolyon’un geçimsiz askerlerinin torunları yaşıyor.

Sonuç olarak Washington’un, Moskova’nın barışı güvence altına almak için anlaşma önerisine verdiği yanıt, resmi olarak doğuya doğru ilerlemesini durdurması olsa da, gayri resmi olarak hâlâ zarar verme yeteneğine sahip olduğu söylenebilir.

Thierry Meyssan

Çeviri
Osman Soysal

https://www.voltairenet.org/article215273.html

Die Kosten des Krieges

von Manlio Dinucci

Kriege haben einen beträchtlichen Preis. Der gegen die russischsprachige Bevölkerung der Ukraine wird hauptsächlich von den Europäern unterstützt, während jener gegen die Araber Palästinas von den Vereinigten Staaten unterstützt wird. Diese Ausgaben dienen der gleichen Strategie, der der Weltherrschaft der Angelsachsen.

VOLTAIRE NETZWERK | ROM (ITALIEN) | 19. APRIL 2024

ENGLISH ESPAÑOL FRANÇAIS ITALIANO NEDERLANDS PORTUGUÊS

Der Krieg der NATO in der Ukraine geht mit steigenden Militärausgaben einher. Nach offiziellen Angaben sind die italienischen Militärausgaben von 21 Milliarden Euro im Jahr 2019 auf mehr als 30 Milliarden Euro im Jahr 2023 gestiegen, was einem Jahresdurchschnitt von mehr als 80 Millionen Euro pro Tag entspricht, mit öffentlichem Geld, das aus dem Sozialhaushalt stammt. Nach der innerhalb der NATO eingegangenen Verpflichtung muss Italien diese Ausgaben auf rund 100 Millionen Euro pro Tag erhöhen. Seit 2014 sind die Militärausgaben im NATO-Teil Europas dramatisch gestiegen und übertreffen das Niveau der letzten Phase des Kalten Krieges.

NATO-Generalsekretär Jens Stoltenberg unterstreicht: «Die Verbündeten leisten der Ukraine beispiellose militärische und finanzielle Hilfe. Frankreich wird demnächst weitere Caesar-Haubitzen schicken, und mehrere Alliierte haben sich der Initiative der Tschechischen Republik angeschlossen, zusätzliche 800 000 Artilleriegeschosse zu beschaffen». Italien, das Kiew bereits auch schwere Artilleriegeschütze geliefert hat, beteiligt sich am Erwerb dieser anderen 800 000 Geschosse mit einer Zahlung öffentlicher Gelder, die von uns, seinen Bürgern, gezahlt wird.

Ein weiterer zusätzlicher Kostenfaktor ergibt sich aus der Tatsache, dass sich Italien an den Kosten der US-NATO-Stützpunkte beteiligt, die von italienischem Territorium aus eine grundlegende Rolle bei der Unterstützung militärischer Operationen, von der Ukraine bis in den Nahen Osten, spielen. Von besonderer Bedeutung ist die Rolle von Camp Darby, dem größten US-Arsenal außerhalb des US-Territoriums. In diesen Tagen treffen aus den Vereinigten Staaten auf diesem Stützpunkt zwischen Pisa und Livorno neue und leistungsfähigere gepanzerte Fahrzeuge ein, die vom Camp Darby über den Hafen von Livorno in die Ukraine geschickt werden.

Die Stützpunkte in Camp Darby, Sigonella und anderen auf italienischem Territorium unterstützen auch Kriegsoperationen im Nahen Osten, wo die Vereinigten Staaten Israel weiterhin bewaffnen, als Teil eines von Präsident Barack Obama und Vizepräsident Joe Biden vermittelten Abkommens, Israel mit Waffen im Wert von 38 Milliarden Dollar zu versorgen, einschließlich der Bomben, mit denen Israel die Palästinenser in Gaza vernichtet.

Kurze Zusammenfassung der internationalen Presseschau Grandangolo vom Freitag, 12. April 2024 auf dem italienischen TV-Sender Byoblu.

Manlio Dinucci

Übersetzung
Horst Frohlich

https://www.voltairenet.org/article220737.html

Das Narrativ vom 7. Oktober im Widerspruch zur Geschichte

von Thierry Meyssan

Wir geben hier den Text eines Vortrags wieder, der am 4. Mai in Boulogne-sur-mer gehalten wurde. Thierry Meyssan erklärt darin, dass die arabische und jüdische Bevölkerung nicht für den aktuellen Konflikt in Palästina verantwortlich sind. Er wurde 1915 von der Kolonialmacht mit der Idee organisiert, dass es dem zukünftigen Staat oder den zukünftigen Staaten niemals gelingen sollte, ihre Sicherheit zu gewährleisten. Ohne es zu wissen und zu ihrem Nachteil setzen die Palästinenser und Israelis durch die Operation vom 7. Oktober und ihre Folgen diese Politik lediglich um. Dadurch, dass es den Angelsachsen nicht gelingt, die ethnische Säuberung der Bewohner des Gazastreifens zu unterbinden, zeigen sie nicht ihre Gefühllosigkeit, sondern die Tatsache, dass sie die Massaker als bloße Anpassungsvariablen betrachten.

Akten
Israel/Staat Palästina Geschichte

Der chasarische Nichtsemit (sic) Netanjahu nennt anti-völkermörderische US-Akademiker «Antisemiten» (sic)

von Alfredo Jalife-Rahme

MEXIKO-STADT (MEXIKO)

Der Begriff «Semit», der ursprünglich für Araber verwendet wurde, egal ob jüdisch, christlich oder muslimisch, bezieht sich heute auf Juden, egal ob sie Semiten (Sepharden) oder Europäer (Aschkenasim) sind. Alfredo Jalife-Rahme, der sich über diese semantische Verschiebung lustig macht, macht sich über die großen Fäden der Propaganda Benjamin Netanjahus lustig.

Paris 2024 und Berlin 1936 im Dienste eines unmöglichen imperialen Traums

von Thierry Meyssan

PARIS (FRANKREICH)

Der Vergleich ist schockierend: Die Organisation der Olympischen Spiele 2024 in Paris greift propagandistische Tricks der Spiele von 1936 in Berlin auf. Der Vergleich erklärt sich dennoch: Präsident Emmanuel Macron verfolgt wie Kanzler Adolf Hitler das gleiche Projekt einer «Neuen Europäischen Ordnung». Im Gegensatz zu seinem Vorgänger tut er es friedlich, aber wird wie dieser scheitern, weil er wie jener das Volk verachtet. Zudem ist sein Projekt überholt: Es entspricht nicht mehr den Strukturen der Organisationen im digitalen Zeitalter.

https://www.voltairenet.org/?lang=de

Sciences Po, Sorbonne : le revers sévère de la Police de la Pensée

Pour nous soutenir commandez les livres Strategika : “Globalisme et dépopulation”« La guerre des USA contre l’Europe » et « Société ouverte contre Eurasie »

Mai 68 Sous les pavés la plage
Jouissez sans entraves - Mai 68 - Henri Cartier-Bresson

Les petits-enfants des soixante-huitards se rebellent à leur tour contre le Système en place

Cette fois-ci, ce n’est plus buccolique, comme du temps de Grand-papa :

Sciences Po Paris - 26 avril 2024

c’est très politiquement engagé :

Issus de la bourgeoisie, les étudiants de Sciences Po et de la Sorbonne s’érigeaient, en Mai 68, contre la société « bourgeoise » dont ils étaient les rejetons gâtés. Le monôme une fois passé, ils se sont tous retrouvés aux bonnes places de la fonction publique, où ils ont pu bien profiter du Système qu’ils dénonçaient. Ce sont eux qui aujourd’hui bénéficient des retraites les plus avantageuses après une carrière sans risque.

Ce mouvement contestataire venait alors des États-Unis.

Make love not maney

Tout comme aujourd’hui :

Campus américains - Révolte Palestine

« Une inspiration totale de ce qu’il se passe aux États-Unis », se lamente sur France Info Yossef Murciano, secrétaire national de l’Union des Étudiants Juifs de France. De son côté le président du Conseil Représentatif des Institutions juives de France (Crif), Yonathan Arfi, évoquait sur LCI « un climat de terreur intellectuelle » [sic] : « Il n’y a rien de massif » mais « ça fonctionne, ça prend en otage le campus entier, ça empêche la liberté académique et fait peser un climat de terreur intellectuelle sur une partie des étudiants juifs ».

Il est cocasse d’entendre ces propos de la part d’institutions qui usent et abusent du « Point Godwin(1)» et de « Reductio ad Hitlerum(2)».

Bureau Estrosi - Drapeau Israël

Ce 30 avril 2024, Yves Juhel, maire de Menton, s’offusque de voir un drapeau palestinien sur le bâtiment de Sciences Po Menton : « J’ai appris à 17:30 qu’un drapeau palestinien flottait sur sciences po, ça m’a mis dans une rage folle car il s’agit d’un bâtiment communal ». Il a aussitôt interpellé la commandante de police de Menton et le préfet « pour que la police puisse intervenir.« 
Il a oublié que Sciences Po Menton accueille les étudiants du Collège universitaire qui ont choisi la mineure Méditerranée-Moyen-Orient.
Pourquoi, par ailleurs, n’interpelle-t-il pas avec autant de « rage » le préfet lorsqu’il rend visite à Christian Estrosi à l’Hôtel de Ville de Nice, lui qui arbore le drapeau israélien dans son bureau :

L’arroseur arrosé

Louis Lumiere - l'arroseur arrose

Le soutien à Israël est la clé de voute de la doctrine diplomatique et militaire américaine, par suite européenne et donc française. Pas touche à Israël, sous peine d’être taxé d’antisémitismeBeniamyn Netanyau ne s’en prive pas et qualifie d’antisémites tous les chefs d’État qui ne soutiennent pas sa politique expansionniste.

Les étudiants américains et français montrent qu’ils ne craignent plus cette manipulation culpabilisatrice

Cette révolte estudiantine sème la panique parmi les régisseurs de la Pensée Unique et leurs relais politiciens. Le verrou sémantique « antisémite » est en train de sauter.

Restent trois questions que nous nous posons :
• Ces étudiants gâtés rentreront-ils dans le rang comme leurs grands-parents ? Si tel n’est pas le cas, nous assistons alors à un bouleversement complet du paradigme occidental dont les répercussions historiques peuvent être profondes.
• S’il est indéniable que ce mouvement vient des États-Unis, comment est-il né dans ce pays si bien tenu par l’État Profond ?
• Ce mouvement s’est développé en France avec le concours actif de LFI. Mais jusqu’où La France dite Insoumise sera-t-elle le relais de ce mouvement né outre-Atlantique ?

Rebelote… Vols de données des JO 2024 : deux ordinateurs contenant des plans de sécurité dérobés à Lille

Dans la soirée du 29 avril, une plainte a été déposée par une responsable en charge de l’aménagement du site olympique de Lille pour le vol de deux ordinateurs portables et d’un badge d’identification. Ces objets se trouvaient dans son véhicule stationné devant son domicile à Lille. La procureure de Lille, Carole Etienne, a confirmé l’incident.

Cette affaire s’inscrit dans une série de vols d’ordinateurs contenant des données liées aux Jeux Olympiques de 2024. La question de la sécurité des données est donc plus que jamais d’actualité. Il est en effet surprenant qu’une personne responsable laisse ses ordinateurs et son badge dans son véhicule, devant son domicile, la nuit tombée…

L’épidémie de vol d’ordinateurs contenant des plans des Jeux Olympiques continue.
On va vous dire que c’est crédible de laisser « 2 ordis et un badge dans son véhicule DEVANT SON DOMICILE » quand vous rentrez chez vous le soir hein😆 #JOParis2024 https://t.co/ZSHkCmYpQq pic.twitter.com/AZci2gsmgp

— Momotchi (@mmtchi) May 1, 2024

Les enquêtes sont actuellement en cours pour identifier le suspect et déterminer la nature exacte des données contenues dans les ordinateurs volés. Selon une source policière, l’un des ordinateurs pourrait contenir des «plans de sécurité» des infrastructures du village olympique de Villeneuve-d’Ascq, situé dans la métropole lilloise.

Le vol a eu lieu lundi vers 18H30, toujours selon la source policière. Suite à cet incident, le service informatique de Paris 2024 a rapidement réagi en bloquant l’accès de l’ordinateur professionnel aux fichiers hébergés sur le réseau et le cloud.

Ce n’est pas la première fois qu’un tel incident se produit. Fin février, une sacoche appartenant à un ingénieur de la Ville de Paris avait été dérobée dans un train gare du Nord. Cette sacoche contenait un ordinateur et deux clés USB où étaient stockées des notes en lien avec les Jeux olympiques de Paris. Puis, le mercredi 24 avril, une sacoche contenant des données sensibles liées à la défense nationale avait été dérobée à Argenteuil dans le Val-d’Oise.

Le PDG de BlackRock : La dépopulation est une bonne chose

Le PDG de BlackRock : La dépopulation est une bonne chose car les robots remplaceront les humains

« Je peux affirmer que dans les pays développés, les pays dont la population est en déclin en bénéficieront », a déclaré Larry Fink, PDG de BlackRock, lors d’une récente table ronde du Forum économique mondial.

« Ces pays développeront rapidement la robotique, l’IA et la technologie. Et si la promesse de tout cela transforme la productivité, ce que la plupart d’entre nous pensent, nous serons en mesure d’élever le niveau de vie de ces pays et de ces individus, même avec des populations en baisse. Le paradigme de la croissance démographique négative va donc changer, et les problèmes sociaux liés au remplacement des humains par des machines seront beaucoup plus faciles à résoudre dans les pays dont la population est en déclin.

Meet the New Boss…He’s not the same as the Old Boss

SCOTT RITTER

Vladimir Putin delivers his fifth inaugural address, May 7, 2024

Vladimir Putin was sworn in for his fifth term as Russia’s President. Mainstream Western Russian “experts” paint Putin as a corrupt autocrat governing over a failed system and nation. Their “reality” couldn’t be further from the truth.

In her July 27, 2020, review of Catherine Belton’s book, Putin’s People, in The Atlantic, Anne Applebaum concluded that following his re-election as Russia’s President in the Spring of 2018, Vladimir Putin and his cronies had “once again created a calcified, authoritarian political system in Russia,” including “a corrupt economy that discourages innovation and entrepreneurship.” Years of Putin presidential leadership, Applebaum noted, had left Russia destitute. “Instead of experiencing the prosperity and political dynamism that still seemed possible in the ’90s,” the Pulitzer Prize-winning author declared, “Russia is once again impoverished and apathetic. But,” she concluded, “Putin and his people are thriving—and that was the most important goal all along.”

Scott will discuss this article and answer audience questions on Ep. 158 of Ask the Inspector.

Applebaum is a much sought after speaker on post-Cold War Russia, where she specializes in picking apart Russia’s Soviet past while lamenting the rise to power of Vladimir Putin, whom she characterizes as an autocrat, at the end of the decade of the 1990’s. In Applebaum’s defense, she is not alone in this regard. Indeed, she finds herself in the company of former ambassadors (Michael McFaul), national security experts (Fiona Hill and Angela Stent), and intelligence officers (Andrea Kendall-Taylor, Steve Hall, and John Sipher), all of whom have used their Russian-laden résumés to insinuate themselves into what passes for a national dialogue in the mainstream media over the true nature of Russia and its leadership, and what that means for the United States and its European allies.

Anne Applebaum

Without exception, the cast of characters assembled above have echoed Applebaum’s summation of Putin’s legacy and future as Russia’s leader. There is one important difference, however—while Applebaum has been an observer of Russian events, the others were all players in the game, active participants in the formulation and implementation of American policy regarding Russia in the period immediately following the collapse of the Soviet Union. They helped propagate polices designed to exploit Russian political, economic, and security weaknesses to the sole benefit of the United States and, when Putin’s unexpected assimilation to the Russian presidency threatened to undo all that they had accomplished during the decade of ruinous governance under Boris Yeltsin, these same actors actively worked to undermine Russia in hopes of bringing Putin down.

Any analyst who speaks of the catastrophic decade of the 1990’s in terms of “prosperity and political dynamism” cannot be described as a Russian “expert,” but rather an anti-Russian propogandist. The same must be said of anyone who compares the social and economic condition of Russia circa 1999 with Russia in 2020, and opts to describe the present condition in terms of apathetic impoverishment. The fact that Applebaum and company articulate Russia’s current economic situation as corrupt and lacking in innovation and entrepreneurship might explain why they have all gotten it 100% wrong when advocating the imposition of harsh economic sanctions against Russia in the aftermath of the Russian invasion of Ukraine in February 2022, believing that the Russian economy would collapse, only to witness its survival, revival, and explosive expansion. There are two words that describe the Russian economic environment today—innovation and entrepreneurship. The fact that these words are not in the lexicon of these erstwhile “experts” when describing the Russian economic reality today speaks volumes about the ignorance of this collective.

Applebaum and her ilk understand the roots of Russian political corruption and calcification all too well—they purpose-built this system under the leadership of former President Boris Yeltsin and married it to an economic scheme that saw pensioners robbed while robber barons thrived. The Russian oligarch class was midwifed by the present-day Russian “experts” who explain Russia to an American audience infected with the disease of Russophobia these experts help vector into the mainstream. The marriage of Russian oligarchs to Russian political power was part and parcel of an overarching US-driven scheme designed to destroy, not revive, the Russian nation. It was the living embodiment of societal calcification. And when Vladimir Putin’s rise to power threatened to unravel their grand plan, these experts turned on him, projecting their sins onto the new president in classic Orwellian fashion, flipping the script so that up was down, left was right, and right was wrong.

Mikhail Kodorkovsky, a corrupt Russian oligarch

The Applebaum class of erstwhile Russian “experts” cannot ever tell the truth about Russia, because to do so would require them to honestly reflect on their own wrongdoing when it came to destroying Russia to begin with, and seeking to keep it destroyed in the decades to follow. They have built careers and fashioned sinecures based on these lies, and their very existence depends on their ability to sustain the telling of these lies to the American public.

The Russia that Vladimir Putin inherited from Boris Yeltsin was a fundamentally broken nation. The oligarch class insinuated itself into the very fabric of Russian economic and political society, and the Russian people had lost faith with their own history and culture, instead seeking western-style fortune that required them to debase themselves on the altar of assumed western cultural superiority. A nation that far removed from its true nature is nearly impossible to govern—no politician could survive the shock therapy required to reverse course. Putin had to prioritize those parts of Russia that needed fixing first, forcing him to hold his nose at the rot that had to be left for the time being, since it provided the framework that kept what passed for Russia together.

Over the years, Putin was able to chip away at the corruption of the oligarch class, repairing the damage done by the decades of neglect, and slowly encouraging the healing process necessary to revive the Russian nation and the Russian people. But the residual taint of the Yeltsin years still attached itself to the Russian body, the infection running too deep to be purged without undoing much of the accomplishments that had been achieved regarding societal rejuvenation. The West’s response to the Russian invasion of Ukraine, however, gave Putin an unexpected boost in this regard. First, hundreds of thousands of political opponents, the followers of Alexi Navalny, fled the country. Second, the West sanctioned the oligarch class, crippling them financially and weakening them in terms of the influence they could exert back in Russia. And finally, the West pushed for the near-total divorce with Russia economically, and in doing so pulled the plug on a politically powerful class of Russian businessmen who had become inextricably intertwined with the western business elite.

In short, the western response to Russia’s invasion of Ukraine, influenced by Anne Applebaum and her ilk, backfired dramatically. Not only did western sanctions destroy the political viability of the Russian oligarch class and business elites, but it boomeranged back on the West in a classic blowback that has crippled the European economy. Vladmir Putin was able to use the need to boost the Russian defense economy to pursue the kind of innovation and entrepreneurship Applebaum et. al. claimed was nonexistent in Russia today.

The war with Ukraine and the collective West accomplished something else as well—it awoken a dormant sense of patriotism among the Russian people. This patriotic revival has led to Russians falling in love with Russia, rediscovering their culture, their history, their religion, and their values. Vladimir Putin has been the driving force for the Russian renewal, building upon this new sense of national pride to redefine Russia’s role on the international stage as a great nation with a unique culture that is capable of self-sustainment, and as such never again dependent upon the West for anything. This new Russia can stand on its own two feet and protect itself from any enemy that might present itself.

The fly in the ointment of this current reality, however, is the degree to which Russia has become dependent upon the leadership of Vladimir Putin. Putin won reelection by securing 88% of the vote with a 77% turnout among eligible voters. This is a mandate for the kind of change that Putin previously could not consider for fear of tearing apart the fabric of Russian civil and economic society. With the oligarch class and the pro-western economic elites effectively neutered by sanctions, Putin can enact sweeping economic reforms designed to reinvigorate the Russian economy based upon the massive reinvestment of resources which had earlier been taken out of Russia.

Russian soldiers in the Special Military Operation

The war with Ukraine has freed up Putin in another, perhaps even more important, way. The residual rot of the Yeltsin years, in the form of regional politicians who were more concerned about their individual wealth than they were about the Russian collective, still existed and, in their numbers, were still a formidable power. By turning the war with Ukraine away from being a war between two brotherly Slavic peoples, which many Russians opposed, into an existential struggle for survival with the collective West, Putin has tapped into a pool of patriotism the likes of which has not been seen since the Second World War. Russian patriotism is now directly linked to support of, and service in, the Special Military Operation. Vladimir Putin has drawn upon this new patriotism and the mandate provided by his electoral victory to redefine the modern Russian political class, and by doing so, putting in motion the kind of structural changes necessary for Russia to continue to grow and thrive in a post-Putin era.

“It is often said here,” President Putin stated in his inaugural address, “that the head of state in Russia answers and will always answer for everything. This is still the case. But today,” Putin noted, “although I have a deep awareness of my own personal responsibility, I nevertheless want to emphasize that Russia’s success and prosperity cannot and should not depend on one single person or one political party, or political force alone. We need a broad base for developing democracy in our country and for continuing the transformations we have begun. It is my conviction,” he continued, “that a mature civil society is the best guarantee that this development will continue. Only free people in a free country can be genuinely successful. This is the foundation for both economic growth and political stability in Russia. We will do all we can to ensure that everyone here can realize their talents and abilities, to ensure that a genuinely multiparty system develops and that personal freedoms are strengthened.”

The “calcified, authoritarian political system” that Anne Applebaum decried is but a figment of her imagination, and that of those who, like her, have come to hate anything and everything affiliated with the Russia that Vladimir Putin has rebuilt from the ruins of the Yeltsin decade. She and her fellow Russian “experts” have gotten it wrong on Russia and its leadership, and will continue to do so going forward. Hopefully, those in positions of responsibility will understand the price that has been paid for giving credence to such warped analysis, and start listening to the assessments of those who seek to understand the reality of Russia as it is, and not the fiction perpetrated by those who are locked in the failed policies of the past. Only in this way can the disease of Russophobia that has gripped the psyche of the American public by overcome. And when that time comes—and it will come—we can all recognize the reality of what Vladimir Putin has already accomplished and appreciate that which is currently embarked on accomplishing.

Meet the new boss. He’s not the same as the old boss.

1944-2024, quand l’histoire bégaie

L’Échiquier Mondial

Xavier Moreau et son invité Sylvain Ferreira, historien et animateur du blog Veille stratégique, discutent la situation militaire actuelle en Ukraine et ses parallèles avec la Grande Guerre patriotique. L’année 2024 sera-t-elle à l’affrontement OTAN-Russie ce que 1944 fut au duel Allemagne-URSS ?

Il y a exactement 80 ans, l’Union soviétique préparait une offensive spectaculaire pour la libération de son territoire, l’opération Bagration, repoussant héroïquement une large coalition européenne. En ce moment, et en dépit du soutien massif de l’aide que le camp occidental apporte à l’Ukraine, l’industrie militaire russe l’emporte et la situation militaire pour Kiev s’en ressent toujours plus chaque jour. Pour l’Ukraine en 2024, comme pour l’Allemagne en 1944, on appréhende résolument d’avoir à subir une vaste offensive d’été.

source : RT France

Создайте подобный сайт на WordPress.com
Начало работы